Posts Published by admin

Kolbastı!

Güzel bir laf vardır Türkçede, “Bu işte kimin parmağı var.” Dilbilgisine burada bir virgül koyup yazının sonunda buluşalım.

Hafta sonu şampiyonluk düğümünü çözebilecek, çözemese bile Galatasaray, Fenerbahçe veya Trabzonspor lehine ya da aleyhine mutlaka etkileyecek bir derbi var; Galatasaray-Fenerbahçe…

Tabii ki bu maça atanacak hakem de büyük merak konusuydu. Futbol Federasyonu’nda bu görev Merkez Hakem Komitesi’nde. Sezon başı hakem esir almasıyla müsemma başkanı, “Hakemler algoritmayla belirlenecek” demiş ve birkaç hafta sonra da yapılan atamalarla bu sözü tekzip etmişti. Hatta sezon geneline bakarsak o algoritmanın hiç kullanılmadığını net söyleyebiliriz.

15’TE 14 GALATASARAY ALEYHİNE

Neticede derbiye her zamanki gibi başkanın köylüsü Yasin Kol atandı. Bırakın iyi, vasat bir hakem bile olsa kimse bu kadar itiraz etmez. Yasin Kol kötü bir hakem, bu şahsi fikrim değil.

Sadece 3 hafta önce yönettiği Beşiktaş-Fenerbahçe maçında sonuca etki eden verdiği ve vermediği kararlara baksak bile kendisinin bu kalibredeki maçlar için uygun olmadığını görürüz.
Kaldı ki Yasin Kol kötü hakemliğinin yanı sıra tarafsız da bir hakem görüntüsü sergilemiyor. Bu da şahsi fikrim değil. İlk devre oynanan Fenerbahçe-Galatasaray derbisini de Yasin Kol yönetmiş ve verdiği 15 hatalı kararın 14’ünün Galatasaray aleyhine olduğu tespit edilmişti yayıncı kuruluşun elemanları tarafından.

Keşke “Kol” denince aklımıza sadece Trabzon yöresinin o kıpır kıpır dansı kolbastı gelse ama maalesef tüm hatlarıyla nursuz günler yaşıyoruz.

NEPOTİZM VE İNTİKAM

Belli ki Federasyon Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu Galatasaray Başkanı Dursun Özbek’le girdiği laf dalaşındaki hezimetini Yasin Kol aracılığıyla atlatmaya çalışıyor.
Düzinelerce hakem arasından hayati maçlara sadece Yasin Kol’un atanması gerçekten Türk Futbolu adına acınası bir nepotizm ve intikam alma yolu.
Ayrıca Yasin Kol, Trabzon bölgesi hakemi. Şampiyonluk yarışının içinde Bordo Mavililer’in de olduğunu göz önüne alırsak düğümü çözmeye aday bir maça atanması etik de değil.
Sonuç olarak bu işte birinin parmağı değil utanması olmayan birinin kolu var.

Olmasaydın olmazdık

Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan.

Bu sözle büyüdük, bu sözün derinlerinde yatanları anlattılar bize Cumhuriyet öğretmenlerinin yetiştirdiği öğretmenlerimiz. Ne mutluyduk o zaman, her 23 Nisan’da yağmur yağardı, ayaz içimize işlerdi ama umurumuzda bile olmazdı. En güzel elbiselerimizle, o güne özel dikilmiş kostümlerimizle bulunduğumuz yerin en fiyakalı caddesinde okul okul akardık.

Herkes sokakta, herkes coşku içinde, herkesin suratı gülerdi. Sadece çocuklar değil, ahali sokaktaydı.

Uzatmadan, hamasete kaçmadan özetleyeyim; o gün bizimdi, çocukların.

YAŞASIN 23 NİSAN

Bugünkü şartları anlatarak moralinizi bozmayayım. İçimiz kan ağlıyor bin türlü melanete; birinci sırada okula gidip ölen çocuklar var. Bu nasıl bir acıdır, düşünmesi bile insanı çıldırtıyor.

Her kötülük kötüdür ama çocuklara karşı yapılan kötülük çok daha kötüdür. 

Ve çocuklarımızı gönderdiğimiz okullar tarikatları sivil toplum kuruluşu zanneden biri tarafından yönetiliyor.

Siz her fırsatta aşağılamaya çalıştığınız eski Türkiye’nin KDV’si bile olamadınız. 

Başaramadınız, elinize yüzünüze bulaştırdınız.

Yetmedi bayramlarımızı bile elimizden almaya çalıştınız ama içimizdeki Cumhuriyet coşkusunu, Atatürk sevgisini silemediniz, silemeyeceksiniz.

Ne güçlü kurmuşsun Atam bu ülkeyi.

Baltayla, dozerle, tekme tokat yıkmaya çalışıyorlar; başı dik, göğsünü germiş ulu bir çınar ağacı gibi dimdik ayakta. 

Gerçekten olmasaydın olmazdık. 

Yaşasın Cumhuriyet, yaşasın 23 Nisan.

Barrrraaam

Amerika Birleşik Devletleri’nin Ankara Büyükelçisi, katıksız deli ve aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’ın Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack hafta sonu Antalya’daki Diplomasi Forumu’nda bir kez daha sınırsızca saçmaladı. 

Artık bizden biri gibi takılan cankuş Barrrraaam sırıta sırıta, “Orta Doğu’da işe yarayan tek şey, güçlü liderlik rejimleri oldu: Ya merhametli monarşiler ya da meşruti monarşi türü yapılar. Demokrasi pelerini giyen ve insan hakları adına üzerine gidilen ülkeler ise başarısız oldu” dedi.

Monarşi hastası anlayacağınız; imparator, diktatör, kral, padişah, han, hakan, derebeyi olmadı düz bir bey yönetsin istiyor bölgemizdeki ülkeleri.

Sebebi çok açık; halk yerine halkı tebaası gören bir lideri ikna etmek, kandırmak hatta korkutmak çok daha kolay da ondan.

Gönül o forumda birinin çıkıp da şu hadsize, “Eyyy Barrrraaam, van minüt” falan gibi bir çift laf etmesini çok isterdi.

SİNİR UÇLARIMIZ AĞLIYOR

Başkalarının ülküsü için kendi ülküsünden vazgeçen Devlet Bahçeli’nin başlattığı açılım var ya, meyvelerini vermeye başladı!!! 

2023 seçimlerinde öcü, bugün başka bir cankuş ilan edilen DEM Parti Meclis Başkanvekili Pervin Buldan, T24’ten Cansu Çamlıbel’e röportaj vermiş.

Meclis’te PKK’lılar için hazırlanan yasa hakkında da şunları demiş…

“Yasa taslağının Öcalan ile görüşülmeden genel kurula getirilmesi sıkıntı olur. Öcalan kendi örgütüyle istişare etmeden karar vermez. Kendi örgütüyle yasa taslağını görüşmesinin önü açılmalı.”

Kısaca Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin çıkaracağı bir yasanın önce en aşağı 40 bin kişinin katili Abdullah Öcalan tarafından incelenmesini istiyor. “Yarın ne isteyecek” sorusuna varın siz cevap bulun!

Birkaç gün daha koltukta oturmak için sinir uçlarımızla bu kadar oynamaya değer mi! 

BİRAZ DA BİLİM

Bir metin okuduğumda ya da yazdığımda büyüklük, muktedirlik, erklik, kadir falan gibi kelimeler belirir bazen zihnimde. Kadir aynı zamanda gök bilimde bir yıldızın parlaklık bakımından bulunduğu basamağa da denir.

Güneş mesela çok parlak ve büyüktür, o kadar büyüktür ki bir kumbara olsa tam 1 milyon 300 bin tane Dünya ile dolardı.

Dünya küçük mü; 8.5 milyar insana ve trilyonlarca hayvana ev sahipliği yapıyor, milyonlarca kilometrekarelik 7 kıtaya, 2 dev okyanusa, binlerce denize, irili ufaklı yüzbinlerce adaya da.

Bir yol olsa Dünya’nın etrafında ve gece gündüz hiç durmadan yürümeye başlasak, tam 8 bin gün sürer başladığımız noktaya ulaşmamız. Hiç kafanızı yormayın ben hesapladım, 22 yıl ediyor.

İnsanoğlunun Güneş’in müthiş çekim gücünü de kullanarak ulaşmayı hedeflediği en yüksek hız saatte 700 bin kilometre. Şöyle açayım zihninizi; saatte 700 bin kilometre yapan bir araçla İstanbul’dan Ankara‘ya gitmek sadece 2 saniye sürerdi. Işınlanmak gibi bir şey değil mi. O gemide olsak ve Güneş’e doğru yola çıksak 9 günde anca ulaşırdık.

Anlayacağımız mesafeler, büyüklükler kafamızın alacağının çok ötesinde.

Şimdi sıkı durun, 20 bin ışık yılı uzaklıktaki Stephenson 2-18 adlı yıldızdan bahsedeceğim size. Güneş’e 9 günde ulaştığımız o müthiş hızlı aracın içinde olsak Stephenson 2-18’e ulaşmamız 31 milyon yıl sürüyor, pek bi uzakmış değil mi!

Bir de büyüklük mevzuu var ki evlere şenlik.

Hani Güneş kumbara olsa 1 milyon 300 bin Dünya’yla doluyordu ya, Stephenson 2-18 kumbara olsa tam 10 milyar Güneş’le doluyor. 

Sonra, “Ben olmasam Dünya dönmez!”

Katil kim!

Aslında soru ekli başlık gazeteciliğin yazılmamış kurallarına göre atılamaz. Sebebini de çok basit izah ederlerdi gerçek gazeteci ağabeylerimiz, “Sen okuru bilgilendirmek için varsın, ona soru soramazsın.”

Ne kadar basit bir mantık değil mi!

O ağabeyler bugün yaşasalardı kendi tabirleriyle, mündecerat karşısında ne yaparlardı, nasıl başlık atarlardı kestiremiyorum.

Birkaç gündür pis bir el böğrümüze dalmış yüreklerimizi sıkıyor. Kaybolmuş çocuklar okul basıp arkadaşlarını katlediyor. Dehşet içinde gelişmeleri takip ederken duyduklarımızla endişe seviyemiz yükseliyor.

Yaşananlar karşısında herkes sütten çıkmış ak kaşık, herkes kendi meşrebinde olmayanı suçluyor.

Yalama basın faili bulmuş; seküler yaşam tarzı!

Yasama gelecek bir araştırma önergesine karşı, “RET” kalkanını kaldırdı bile.

Yürütme, “Siyaset yapmayın, oyarım” diyor.

Yargı çok meşgul, CHP’li belediyeleri kovalıyor! 

İstifa ise çoktan unutulmuş bir erdem.

Eeee kim bulacak şimdi sorunun kaynağını, son günlerin bin derde deva ismi İspanya Başbakanı Pedro Sánchez mi!

SON ÇEYREK YÜZYIL

Gelin biraz beyin jimnastiği yapalım…

İki çocuk evdeki silahları kapıp okullarında katliama giriştiler. Bir tanesi yaralayabildi, diğeri maalesef 9 can aldı. Aralarındaki tek fark donanımlarıydı, ikincisinin silahları daha modern ve eğitimini almıştı ne yazık.

İkisi de eylemleri sonu o ya da bu şekilde hayatlarını kaybettiler.

“Katil öldü, dava kapandı, münferit olay bunlar” demek en kibar dille insanlığa sığmaz. Belli ki ülkenin koyu gri ağır havası bu hikayenin başrolünde. Yıllardır tohumları atılan kindar ve dindar nesil meyvelerini veren bir ağaca dönüştü. 

Çocuk çeteleri, babalarının forsuyla ağır abicilik oynayan nargileci dar paçalılar, taskafa saç kesimleriyle kimlik arayışındaki varoş delikanlıları, o delikanlıların uydusu olmaya teşne plastik tırnaklı genç kızlar, sıçarken bile videosunu çekip yayımlamaya gayret eden influencer özentileri, masa donatıp, “Şuradaydık” diye instagramda paylaşan yavşaklar, otobüste metroda anıra anıra bağırıp konuştuklarını sanan vitaminsizler, gece 2’de müziği sonuna kadar açıp manitanın sokağında turlayan tüysüzler vs. Tamamı son çeyrek yüzyılın ürünü.

Neredeyse hepsi gelecekten umudu kesmiş ya da bir gün sonra nerede olacağına dair en ufak bir planı yok.

RACONU TEKS WİLLER KESSİN

Eskiden de maganda, zonta vardı ama onların bile bir adap erkânları vardı. Saygı gösterilmesi gereken yerde saygı gösterirler, en azından otobüste minibüste büyüklerine yer verirlerdi. Günümüzde barzo diye nitelendirilenler ise bambaşka; dindarlar mı bilemiyorum ama kindar oldukları çok aşikâr.

Üzerine pandemi mahvetti bu çocukları. Tam koşup oynayacakları, sevgililerinin elini tutup öpüşme hayali kuracakları yaşta eve hapsoldular. Hayırdan çok şer taşıyan teknoloji tüm kötülüğüyle ele geçirdi tazecik ruhları ve bırakmaya da niyeti yok.

Yine bir laf vardır gazeteciler arasında, “Kötü haber iyi haberi kovar” diye. Sanal alemde de farklı olmadı; internetin kötü yüzü cazip geldi bu kuşağa. İntegral çözeceklerine vahşetin çağrısına kaptırdılar kendilerini.

Bir de helikopter analarla poligoncu babalar devreye girince, aşırı yüklenen genç beyinlerin iflasıdır yaşadıklarımız.

Vahşi batının adalet dağıtan çizgi roman kahramanı Teks Willer‘in efsanevi sözüyle bitirelim…

– Bardağı taşıran son damla en suçlu değildir!

Çöle çeyrek kala

Cumhuriyet’in kuruluşundan, yani 1923’ten 2004’e kadar bin 186 maden ruhsatı verilmiş, 2004’ten günümüze kadar ise 386 bin.

Aslında yazı burada da bitse vereceği mesajı dibine kadar vermiş olacaktı ama gelin biraz daha derinlere inelim.

Bir de şu şekilde yazayım rakamları ki anlaşılmamış bir nokta kalmasın…

1923 – 2004 arası………1 186

2004 – 2023 arası…….360 000

Ve bu 360 bin ruhsatın şu anda sadece 7 bin 628’inde işletme izni var. Yani tamamı işletme ruhsatı aldığında bugünkinin 50 katı yıkım olacak. Ormanlarımız, zeytinliklerimiz, tarlalarımız değil evimiz de elimizden alınacak.

“Yok artık LeBron James” diyorsunuz değil mi, yanılıyorsunuz!

YATAĞINIZ DA MADEN ALANI!

Eğer Gümüşhane, Kütahya, Giresun,Uşak, Çanakkale, Balıkesir, Elazığ, Muğla, Eskişehir gibi toprak altı zenginlikleri yüksek şehirlerde oturuyorsanız muhtemelen ruhsatı çıkmış bir maden alanının üzerinde eviniz. Bu illerin yüzölçümlerinin yüzde 85 ila 95’i maden alanı olarak satıldı bile!

Hani seyrediyorsunuz ya sosyal medyada falan ağlayan, bağıran, elinde değneğiyle tarlasını, zeytinliğini savunan insanları; aynısının başınıza gelmemesi için hiçbir sebep yok.

Bir sabah hıyarın biri kapınızı çalacak ve, “Burası artık bizim maden, zorluk çıkarmadan terk edin” diyecek. Siz de, “…tir lan manyak, almayayım şimdi seni ayağımın altına sabah sabah” diyeceksiniz tabii normal olarak.

O hıyar az sonra yanında onlarca polis ya da jandarma ile evinize dalacak ve tekme tokat sizi kapının önüne koyduracak. Az önce karınızla sarılıp uyuduğunuz, öpüştüğünüz yatağınızın olduğu yerden de fizibilite çalışmalarına başlayacak.

KİM KİMİN KANKASIYDI!

Şimdi size başka bir ülkeden bahsedeceğim, Etiyopya…

Mesleğim sayesinde neredeyse görmediğim diyar kalmadı. Rakım koşucusu Ahmet Arslan’ın antrenmanlarını yaptığı Etiyopya’dayım, Red Bull ekibi ve birkaç gazeteci Addis Ababa’ya indik. Uçakta zamanın Türk Hava Yolları Genel Müdürü Temel Kotil de var.

FETÖ’cüler karşıladı uçağı. O zamanlar AKP ile kankalar, gazetecilerin geleceğini haber alıp üşüşmüşler sakil takım elbiseleriyle havaalanına. Bizden yüz bulamayınca genel müdür ile idare ettiler; neyse uzatmayayım.

Galatasaray Lisesi’nden arkadaşım Gamze (Eyel) o yıllarda Addis Ababa’da yaşıyor. Ağır nezle hâliyle ev sahipliği yaptı kafilemize, sağolsun. Dev aslanlar parkına gittik, dev derken hem park hem aslanlar dev gibi. Çift kafes arkasından çişimi zor tuttum vallahi kükremesine. At kadar aslan mı olurmuş lan, hem de kömür karası yeleli!

HİÇLİĞE ÇIKAN MERDİVENLER

Sonra Etiyopya Ulusal Müzesi’ne götürdü bizi Gamze. İlk insanımsı 3.2 milyon yaşındaki Lucy’yle de bu müzede tanıştım.

Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz merdivenlerin bir adı “Mussolini Merdivenleri” diğeri “Hiçliğe Çıkan Merdivenler”.

Etiyopya Afrika’daki iki tam sömürgeleştirilememiş ülkeden biri, diğeri isminden de anlaşılacağı gibi Liberya.

Merdivenler 2.Dünya Savaşı sırasında Yunan’dan dayağı yiyip karizmayı toparlamak için ordusuz Etiyopya’yı işgal eden faşist İtalya Diktatörü Benito Mussolini’nin ülkeden kovulmasını simgeliyor.

İşgal altında kaldığı her sene için bir basamak yapılmış falan filan, detayların hepsi var Google’da; gevezeyim ya çok uzadı yazı.

ORMAN BİR ÜLKENİN KALBİDİR

Hiç resmi olarak sömürülmese de Etiyopya 100 yıl gibi kısa bir sürede tüm ormanlarını kaybetmiş.

Gözümle gördüm, çöl değil Etiyopya, resmen kurumuş. Kum değil, toprak her yer; küçücük rüzgarda göz gözü görmüyor.

Türkiye’nin 1.5 katı yüzölçüme sahip 1900’lerin başında yarısı ormanmış, şimdi sadece yüzde 4’ü! 

Tam olarak sömürgeleştirilememiş ama başındakiler maden demişler vermiş, orman demişler vermiş, kahve ağacı demişler vermiş, kereste demişler vermiş, inşaat demişler vermiş; vermiş de vermiş.

Sonunda iki günde bir bardak meyve suyu içene “Tok” denilen, ektiği domatesin başında yiyene kadar nöbet tutan, köylerinden geçen arabalardaki turistlere bebeklerini uzatıp, “Al götür yavrumu kurtar” diye yalvaran gözlerle bakan analardan ibaret bir halk kalmış geriye; ibret almak bu kadar mı zor, dolarınız batsın!!!

Ağır manyak!

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump X’ten yaptığı son paylaşımıyla acil psikolojik desteğe ihtiyacı olduğunu ilan etti.

Venezüella’ya ve petrolüne bir gecede çöken, Grönland’ı defaatle Danimarka’dan isteyen, Kanada’ya 51’inci eyaleti olmayı öneren, Filistin’i komple yıkıp tatil köyü yapma hayalleri olan; son olarak da açık açık söyleyerek İran’ın petrolüne çökmek için Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren Trump yapay zekaya yaptırdığı illüstrasyonla tedavi altına alınmasının şart olduğunu kesin olarak ispatladı.

KENDİNİ PEYGAMBER İLAN ETTİ

İllüstrasyonda kendisini İsa Peygamber olarak betimledi. Arka plan Marwel filmi afişi gibi; ABD Bayrağı, uçan süper kahramanlar, savaş uçakları, askerler, hemşire, dua eden bir sarışın veeeee ışıklı elleriyle şifa vermeye çalıştığı finansör, iş insanı, çocuk cinsel istismarcısı, seri tecavüzcü ve insan kaçakçısı Jeffrey Edward Epstein.

Gündemi biraz takip ediyorsanız sapık Epstein’in suratını hayal edin, illüstrasyondaki kirli sakallı; tıpkısının aynı.

TRUMP VE MOLLALARA DERS

İran’a saldırı kararı aldığında isminin karıştığı Epstein davasının gazını kaçırmayı amaçladığı iddia edilmişti. Canlı yayında 10 yaşındaki kıza, “Büyüyünce benimle randevulaşacaksın” diyebilen bir tipin sapıklıklarla bezeli Epstein Adası’ndan uzak durabilme ihtimalinin olmadığını düşünüyorum.

Ne diyeyim, umarım cesur İran halkı önce bu manyağın sonra da ülkeyi yaşanmaz hâle getiren mollaların dersini verir.

KARBON KAĞIDI

Dünya gündeminin bir başka maddesi de Macaristan seçimleri. Viktor Orbán’ın 16 yıllık ceberut yönetimini Peter Magyar devirdi. Orbán’ın kendisi için geliştirdiği ucube seçim sistemi bu kez aleyhine çalışarak parlementodaki koltuk sayısını 55’e düşürdü. Magyar’ın partisi Tisza ise 138 sandalyeyle 3’te 2’lik çoğunluğu ele geçirdi.

Buraya kadar, “Ne yapalım kardeşim, bu kadar derdimiz varken bize ne Macaristan’daki seçimlerden” diyebilirsiniz ama az bekleyin hele😊

Orbán 1998-2002 arası 4, 2010’dan 2026’ya kadar da 16 sene Macaristan’ı yönetti; toplam 20 yıl. Özellikle ikinci dönem neler yapmış pertavsızla (Büyüteç) bakalım…

ÖNCE MEDYA!

Göreve gelir gelmez medyanın yüzde 85’ini satın almış. Tabii ki parasını cebinden vererek değil, bütün devlet ihalelerini verdiği iş insanlarına aldırmış, aleyhinde milim haber yapılamıyor. Devlet televizyonunu borazanı yapmış.

Bu arada Trump, Orbán’ı inanılmaz destekliyordu. Hatta seçim propagandası için yardımcısı James David Vance’i direkt mitingine gönderdi Orbán’ın. İran’daki hayal kırıklığına Macaristan da eklendi. İlk kez dünyada Trump’ın desteklediği bir aday kazanamıyor. 

Orbán’ı Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin de destekledi, İsrail Başbakanı Binyamin Netenyahu da. Hatta 2022’deki seçimlerden önce Putin Macaristan’a, “Kardeşim Orbán” diyerek kelepir doğalgaz bile pompaladı; tanıdık geldi mi; ama durun, daha yeni başladık…

SEÇİMLE GİTMEZ

Macaristan’da şöyle bir kanı oluşmuştu, “Orbán ülkeyi 16 senedir yönetiyor, tüm köşebaşlarını kendine bağladı, seçimle gitmez; kaybetse bile gitmez.”

Ama kazın ayağı öyle değil, kaybedince kimse yanında kalmıyor. Henüz oyların yarısı bile sayılmamışken Orbán, Magyar’ı arayarak tebrik etti, peşinden de seçmenlerine veda konuşması yaptı. 16 yıllık yolsuzluklarından yargılanmamak için ülkeyi terk edeceği konuşuluyor. Yine de mağlubiyetin hemen ardından partisi Fidesz’den istifayı düşünmediğini ve asla pes etmeyeceğini söyledi.

ORBAN YARGISI

Magyar ilk işlerinin anayasayı değiştirerek başkanlığı 2 dönemle (8 yıl) sınırlandıracaklarını söyledi. Parlementoda böyle bir çoğunlukları var ve eğer bu değişikliği yaparlarsa Orbán’ın bir kez daha aday olabilme ihtimali yok. 

Magyar ülkenin artık kararnamelerle yönetilmeyeceğini, Avrupa Birliği ile bozulan ilişkilerin düzeltileceğini, Macar Televizyonu’nun iktidar borazanlığına son verip bağımsızlaştırılacağını, yolsuzlukların bitirileceğini söyledi. Ancak Macaristan Halkı’na en çarpıcı müjdesi yargının tekrar tarafsız olacağı oldu. Çünkü ülke uzun süredir “Orbán Yargısı” denilen mahkemelerce, hakimlerle, savcılarla yönetiliyor.

6’LI MASA HER YERDE

Bir önceki seçimde Orbán kazanırken karşısında 6’lı masa vardı. Macaristan’ın tüm muhalif partileri birleşerek seçime girdi ve yanlış bir adayla Orbán’a teslim oldular. Vallahi uydurmuyorum, Google’a sorun🤣

Karbon kağıdının bile “Çüş” dediği bir nokta var. Tüyleriniz öyle bir dikilecek ki Artemis Projesi’nden önce Ay’a ayak basacaklar.

Orbán bakmış bu Magyar denilen genç politikacı ileride başına bela olacak, “Attırayım şunu zindana” demiş. Kurcalamış, bir şey bulamayınca suç icat etmiş. Ancak Avrupa Birliği ülkesi olduğu için Avrupa Parlamentosu’ndan onay gerekiyormuş bir siyasetçinin seçilme hakkının elinden alınması için. Son bölümü tam çözemedim; ya yememiş Avrupa Parlamentosu’na başvurmaya ya da Avrupa Parlamentosu Orbán’ın söylediklerini yememiş. Neticede Magyar zindana girmemiş ve seçimde Orbán’ı devirivermiş.

Şimdi anladık mı neden hâlâ Avrupa Birliği üyesi olmadığımızı, neden uyum yasalarını kabul etmediğimizi.

ÇÖZEMEYEN GİDER

Macaristan küçücük ülke; 9.6 milyon nüfusu var, yüzölçümü bizim 8’de birimiz. Başkent Budapeşte 1.6 milyon nüfusla kalabalık bir ilçemiz kadar. Rekor katılımla halkın verdiği mesaj çok basit…

– Trump’la kanka olmayacaksın. 

–  Aşırı otoriterlik aşık usandırır.

– “Patron nasıl olursa olsun bir yol bulur” devri geçti. İnsanlar problemleri çözemeyen lider istemiyor.

– Yeni nesil eskisi gibi değil, “Erimdir” diye katlanmıyor, yenisini buluveriyor.

– Ekonomik sıkıntı her derdin üzerinde, cep ve mide liderden önemli. 

Bakalım görelim, Macaristan’da başlayan değişim rüzgârı nerelerde esecek🤗

Kocaeli!

Bir dünya cenneti, tabii ki coğrafi olarak. Körfeziyle, Karadeniz kıyılarıyla, ikisi arasındaki yemyeşil tepeleri, ormanlarıyla cennetten düşen bir damladır Kocaeli. Sulak ovalarıyla, adım başı usul usul akan dereleriyle adeta bereket fışkırtır üzerinde yaşayanlara.

İşte tam da problemin başladığı nokta; üzerinde yaşayanlar! 

Hayatımın hiçbir döneminde güçlüden yana olmadım, kovboy filmlerinde hep kızılderililerin kazanmasını isterdim. Mahallede kafama tavuk tüyü takar kovboy olan akranlarıma karşı kızılderili olurdum. Şiarımı Tom Miks vermişti, “Ne bütün beyazlar iyi ne de bütün kızılderililer kötüdür” diyerek.

Mississippi’de geçen filmlerde siyahilere yapılan haksızlıklara kıl olurdum. Kökler dizisini seyrederken Kunta Kinte‘yle kendimi özleştirip her tüydüğünde neşe dolardım, tekrar yakalandığında hicran. Köle İsaura‘ya binbir çeşit entrikalarla eziyet eden Leoncio’dan nefret ederdim.

Falkland Savaşı’nda Arjantinli, Brezilya – İngiltere maçında sambacıydım.

HAYAL ALEMİ GİBİYDİ

Sonra büyüdüm ve foto muhabiri olarak basın hayatıma atıldım. İlk deplasman maçım için uçağa bindiğimde o güne kadar hayal kahramanı gibi gördüğüm Berlin Panteri Turgay Şeren ve Hocaların Hocası Coşkun Özarı‘nın, “Evlat üç bira al da boğazımızın pasını silelim” demesi adeta bir rüyaydı. Hangi şehre gitsek iki efsaneyi oturtacak taht bulamıyordu ahali. Samsun’da, Bolu’da, Bursa’da, Ankara’da, Konya’da, İzmir’de ve daha birçok şehirde şöhretlerinin meyvesini çok yedim yancı olarak.

Hiçbir ilde, “Vay efendim hep Galatasaray lehine yazıyorsunuz” diyen bir kişi bile olmadı, biri hariç; Kocaeli!

SAKSI FIRLATAN TEYZELER

Hiç unutmuyorum, 1992-93 sezonuydu. Kocaelispor lige yeni çıkmış, efsane başkan Sefa Sirmen’le uçuyordu. Nitekim o sezon ligi dördüncü bitirdiler. Ama benim aklımda tribündeki beton zemini tekmeleye tekmeleye kırıp Galatasaraylı futbolculara fırlatanların analarının, ninelerinin Turgay ve Coşkun ağabeylerin kafasına pencerelerden saksı fırlatmaları kaldı.

Yeni çıktıkları ligi dördüncü bitiren takımın, hocanın, başkanın başarısını hatırlayacağıma havada uçan, efsanelere nişanlanmış saksıları ve pencerelerden ağıza alınmayacak küfürler eden teyzeler kalmış aklımda.

GELELİM GÜNÜMÜZE

Belli ki şehrin havası başkanını da yönetimini de hocasını da ele geçirmiş. Ligin ilk devresinde kendilerine göre dünya devi olan Galatasaray‘ı mağlup etmenin sarhoşluğuyla başkanı da hocası da çiğ ifadelerle maksadını oldukça aşan sözler söylemişlerdi. Maçtan önce ne başkan ne de yönetim Galatasaray kafilesini karşılama nezaketini göstermediği gibi sonrasında da dakikalarca stat hoparlörlerinden ağıza alınmayacak küfürler ettirilmişti Galatasaray’a.

Yarın bu maçın rövanşı var, daha doğrusu ilk devre Kocaeli’de oynanan maç için ikinci yarının İstanbul saati geldi çattı. 

GERİ VİTES

İlk maçtan sonra coşan başkan ve hoca ikinci maç öncesi tam manasıyla geri vites yaptılar. Yok efendim stat hoparlörlerinden haberleri yokmuş, karşılamak için gelmişler ama karşılanacaklar saklanmış, şehrin onuru, kimse bizi küçük görmesin vs. diye söylemlerle ortamı yumuşatmaya çalışıyorlar. Mağduru oynayıp hem atar gider hem de demagoji yapıyorlar.

Ammmaaaa…

Duyduklarıma göre hem taraftar hem takım ekstra motive yarınki maça.

Umarım taraftarın hazırladığı sürpriz bana yanlış aksettirilmiştir. Yapılacak her şiddet eylemi geri teper, 6’ncı yıldız yolculuğu başlangıcına zarar verir.

Yarın Kocaeli’de yapılan çirkinliklerin tek cevabı farklı bir galibiyetten başka bir şey olmamalı.

Kocaeli yönetimi de futbolcuları da çiçeklerle karşılanmalı, küfürsüz yolcu edilmeli kafile ki…

Galatasaray’ın neden çok büyük bir kulüp olduğunu görsün koca bir şehir.

Bir de utanıp sonraki misafirlerine misafir gibi davranmayı öğrenirler belki.

I love you Luce

1988 yılından bu yana spor basınının içindeyim. Yüzlerce yabancı futbolcu, onlarca da yabancı hocayla teşrik-i mesaim oldu.

Yabancıların çoğu Türkiye’de sadece para için vakit geçirirler. Ceplerini ve egolarını şişirip geldikleri yere dönerler. Avrupa’daki ederlerinin kat be kat fazlasına çalışır gibi, koşar gibi, coşar gibi yapıp vergilerini bile kulüplere yığarlar.

Tabii ki istisnalar var, yüzde yüzüyle gelirler Türkiye’ye; Mircea Lucescu da bu isimlerden biriydi.

6 YABANCI DİLLİ ADAM

Sıralı ölümler beni pek sarsmaz ama Luce’nin gidişi içimi burktu. Dimdik ayakta 80 fena bir yaş değil, kontratı olsa derhal imza atarım. Yine de günümüz kriterlerine göre gencecik gitti Luce.

Rumence‘nin yanı sıra 6 yabancı dili; İngilizce, Portekizce, İspanyolca, İtalyanca, Fransızca ve Rusça’yı çatır çatır konuşuyordu. 

Ötesinde iyi bir insandı, Galatasaray’dan sonra Beşiktaş’ı çalıştırdı. Siyah Beyazlılar’ın hocası olarak Ali Sami Yen‘e geldiğinde de, “I love you Luce” diyerek bağırlarına bastı Galatasaraylılar Rumen futbol insanını.

Dar bütçeyle; Capone, Radu, Perez, Fleurquin, Victoria, Spehar, Horvath, Mpenza, Batista, Gonzalez, Kingston’lu yabancılardan kurulu kadroyla Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final yaptı. Hepsine verilen para toplansa; Drogba’nın sağ, Sneijder’ın sol ayağına, İcardi’nin kafası ve Osimen’in kırık koluna verilene yetişmez.

Bilmem anlatabildim mi nasıl bir hoca olduğunu, elindeki az malzemeyle ziyafet sofrasına oturttu Galatasaraylılar’ı 2000’li yılların başında.

KÖPEKLER İSTEDİ DİYE ATLAR ÖLMEZ

Tanıştığıma, konuştuğuma, aynı sofraya oturduğuma, itişip kakıştığıma çok memnunum. Adam gibi adamdı, oyunculara pahalı restoranlarda dolaşmaları yerine kitap okumalarını, sinemaya ve tiyatroya gitmelerini söylerdi hep. Eğitimlerine devam etmeleri için teşvik ederdi, yabancı dil bilmeyen futbolcusuna çok kızardı. Bir futbolcunun ayrıca başka bir konuda da fikri olmasını, bir üniversite bitirmiş olmasını isterdi.

Milyon satır yazsam bitmez ama uzun uzun konuşmazdı Luce. Bir konu hakkında en iyi sözün en kısa söz olduğunu savunurdu. Galatasaray’a üçüncü yıldızı armağan ettiği yıl rakiplerden gelen çirkin eleştirilerin tamamına tek bir cümleyle cevap vermişti…

– Köpekler istedi diye atlar ölmez. 

Huzur içinde uyu, toprağın bol olsun Luce, Özhan Ağabey’imi de görürsen oralarda selam söyle.

Ayvayı yedik

Önce ne demek ona bakalım.

– Kötü duruma düşmek, başı derde girmek, işleri bozulmak veya çıkmaza girmek anlamlarında kullanılan argo bir ifadedir.

Hikâyesi ise hayli ilginç.

– Bir hırsız gece vakti bir eve girer, fakat ev Yeni Türkiye’nin emeklisininki gibi tamtakırdır. Çalınacak hiçbir şey bulamayan hırsız gözüne takılan ayvayı yer. Tam o sırada çeteler ve tarikatlarla ilişiği olmayan acar polisler evi basar, hırsızı suçüstü kıskıvrak enselerler. Hırsız aşiret reisinin oğludur ve bir şey çalmadığına da emin olduğu için ceza almadan bu işten sıyrılacağını düşünüyordur. Lakin hikâye bu ya, hakim cankurtaranların köpekler tarafından çekildiği, oksijenin henüz AKP tarafından ülkeye getirilmediği yıllardan gelmiştir. Eski Türk Filmleri’nin babacan hakimi Hulusi Kentmen’i andıran İrreis Bey kürsüde bıyıklarını burarak gülümsüyordur. Bir yandan da aşiret reisi babasının gücüne güvenerek yavşak yavşak sırıtan hırsıza ayar oluyordur. Hırsızın avukatı sonsuz güvenle, “Efendim, müvekkilim yanlışlıkla girdiği evden bir şey çalmamıştır, beraatini talep ediyorum” der. Babacan hakim bu kez bıyıklarını sol elinin ayasıyla sıvazlayarak, “Maalesef aynı kanıda değilim, müvekkiliniz girdiği evdeki ayvayı yemeseydi hırsızlığa teşebbüsten küçük bir ihtarla davayı kapatacaktım. Çalmanın büyüğü küçüğü yoktur. Ne yazık ki müvekkiliniz ayvayı yemiş” diyerek eylemin gece vakti de işlendiğini göz önünde bulundurarak suçun tam olarak oluştuğu intibasıyla hapis cezasını yapıştırır. Böylece de muhteşem benzetme 60’lı yıllarda dağarcığımıza girer.

EN UCUZCU MARKETTE!

Aşiret reisinin aç gözlü oğlu bugün bir emeklinin evine girseydi ceza almadan yırtacaktı.

Neden mi?

Çok fesatsınız, ne düşündüğünüzü hemen anladım ama onlardan değil. Hangi emekli iki tanesi 1.5 kilo çeken ayvayı alabilecek kudrete sahip. Allah’ın ayvasının kilosu olmuş 200 lira! Yalnız da değil ha, pink lady elma 170, çavdır portakal 120 lira. Daha bibere falan girersek gözyaşlarımızı tutamayız, 300’leri zorluyor. Lüks manav fiyatı değil haaa bu rakamlar, ucuzluğuyla müsemma bir market zincirininkiler.

Emeklilerin çok büyük bölümü 20 bin lira, çalışanların da çok büyük bir bölümü 28 bin lira maaş alıyorlar.

Eskiden maçlarda sırtta küfeyle satarlardı ayvayı, yarısını yer yarısını da kararlarını beğenmediğimiz hakemin kafasına atardık. Babamızdan aldığımız harçlıkla bile alırken parasını düşünmezdik, koymazdı. Yaklaşık 50 kilo ayva alıyor bir küfe. Emekli 2, asgari ücretli 3 küfe ayvaya bir ay geçinmeye çalışıyor bu ülkede; daha doğrusu hayatta kalmaya çalışıyor.

Sordum yapay zekaya, “Kız bizi kıskanan ülke var mı dünyada?” diye. Bayağı bayağı dalga geçti benle çipine tükürdüğümünün sahte okeyi.

CAN ERİK CAN YAKIYOR

Ülkenin durumu bu şekil arkadaşlar, yanını iyi seçersen, surat derin kösele ayarındaysa 100 dolarlarlık banknotlardan bigudi yapar sınırsız şımarırsın. Sade vatandaşsan da tüyünü sevdiğimin ayvasına ağzının suyu aka aka bakarsın.

Bazı sebze ve meyveler bende başka hisler uyandırır, mesela kavun, mesela roka, mesela turp (Küçüğü makbuldür, büyüğü çiğne çiğne ağzı yorar sadece). Ayva da onlardan biri, oy kaşıkla sık üzerine limonu; bir büyük içirtir vallahi.

Ağız tadıyla içilebilecek 70’lik rakının ortalama fiyatı bin 500 lira. Peyniri, ciğeri, cacığı (Aynı markette hıyar 100 kayme), salatası falan cazip bir çilingir sofrası çeyrek emekli maaşına denk geliyor. 

“Ulan zındık, aklın fikrin rakıda rokada” diyen mutlaka çıkacaktır. Manda yoğurtlu, Medine hurmalı, kestane ballı mütevazı ve helal bir atıştırmalık yap bakalım kaç kere yapabiliyorsun emekli maaşınla.

Ekonomik çöküşün dibinin de dibindeyiz; sabit gelirli, emekli, işçi artık ölmemek için çabalıyor. Ekmek mideye girenin yüzde 80’ini oluşturuyor. Et, süt, tavuk, yumurta ülkenin büyük bölümünün sadece rüyalarında var. Orta gelirlilerin yaşadığı mahallelerdeki semt pazarlarında tezgâhların yarısı yok oldu. Para olmayınca satış da olmuyor, ekonomi duruyor.

Şahlanma, kıskanılma yerini, “Darbeci cehapeye” bıraktı. Seçime doğru, “Teröristlerle halay çeken cehapeye” tekrar dönülürse hiç şaşırmam. Bu sebeple yalama ve yalamaya teşne basın mensuplarına o konulara girerken açılmamalarını, dizkapak adalarında oyalanmalarını salık veririm.

Son olarak…

Sakın unuttum sanmayın BİR BÜYÜK’ün en iyi arkadaşını.

Geçen sene 2 bin 500 lira ile nisan başında sahneye çıkan can erik bu sene taksimetreyi 9 bin liradan açmış lüks manavlarda, cümleten gözümüz aydın.

AKP’den önce…

AKP Genel Başkanı ve aynı zamanda cumhurbaşkanlığı da yapan Recep Tayyip Erdoğan’ın zaman zaman, “AKP’den önce şu bu yoktu” sözünü liderlerine yaranmak adına birçok AKP figürü komediye varacak derecede çiğleştirdiler.

Hatta bizzat liderleri büyük bir ciddiyetle AKP’den önce ambulans olmadığını söyledi. Tabii ki imam aksırırsa cemaat sıtma olurmuş benzetmesi bu kez de şaşmadı. Mesela Meclis’teki bir kadın milletvekili AKP’den önce kadın haklarının olmadığını utanmadan söyledi. “Ellerini kaldır” dendiğinde ellerini kaldırarak İstanbul Sözleşmesi’ni iptal edenlerin önünde söyledi bu lafı. Hem de kadına seçme seçilme hakkını dünyada neredeyse ilk veren Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin çatısı altında çapariye atlayan kıraça ciddiyeti bir surat ifadesiyle kaşlarını kaldıra kaldıra söyledi.

TÜM OKULLARIMA…

Tarikatçılara aşık eğitim bakanı Yusuf Tekin, AKP’den önce okullarda tuvalet olmadığını söyledi sıkılmadan. 1975 yılında ilkokula başladım, 96 yılına kadar da çeşitli okullarda okudum. Okuduğum her okulun içindeki tuvaletlere çatır çatır hacetimi giderdim. Yüzde yüz eminim tarikatçılara aşık eğitim bakanı Yusuf Tekin de her okuduğu okulun içindeki tuvaleti kullanmıştır.

Ancak siyasal İslam işte tam da böyle bir şeydir, doğru olmayan bir hikâyeyi yüzü kızarmadan doğruymuş gibi anlatmaktır.

AKP’li figürler de utanmadan, sıkılmadan, “AKP’den önce şu bu yoktu” diye sınırsızca sıkıyorlar. 

ACI GERÇEK ÇOK FARKLI

Evet, küçücük bir zihin taramasıyla AKP’den önce olmayan şeyleri aktarayım size.

Mesela askıda ekmek yoktu AKP’den önce, çıkma meyve, çıkma sebze yoktu, boş baklava yoktu. Sokağa çıktığınızda bir simit bir çay alırken düşünmek yoktu.

Bebeklerin açlıktan, vatani görevlerini yapan askerlerin susuzluktan ölmeleri yoktu.

Emekli öğretmenlerin hava karardıktan sonra pazar çöplerinden çürükleri toplamaları yoktu.

Asgari ücretin açlık sınırının altına düşmesi yoktu.

Askere, savcıya, hakime güvenmemek yoktu.

Geçmediğimiz köprüye-otoyola, uçmadığımız havaalanına para ödemek yoktu.

Ülkenin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk dahil hiçbir cumhurbaşkanının düzinelerce uçağı, sarayı yoktu. Yüzlerce araçlık konvoyu yoktu.

Hediye çikolata gondolunun içinden yüzbinlerce dolar çıkması gibi bir düşünce bile yoktu.

Bakan oğullarının evlerinde para sayma makineleri yoktu.

PARSEL PARSEL…

Bir de olanlar vardı AKP’nin yok ettiği. Yüzlerce fabrikamız vardı, satıldı.

Limanlarımız vardı, satıldı.

Zamanında satılsa neredeyse Türkiye’nin tüm dış borçlarını ödeyebilecek kapasitede dev şirketlerimiz vardı, bir kasa boş gazoz şişesi fiyatına satıldı.

Sümerbank’ı vardı satıldı.

Ziraat Bankası vardı, satılmadı ama çiftçi yerine yandaş işadamına basındaki son kaleyi ele geçirmesi için kredi sağlamakla görevlendirildi.

Halk Bankası vardı, satılmadı ama Reza Zarrab davasında ülkemizin utanç kaynağı oldu.

Kısacık düşünmeyle akla gelenler bunlar. Ne yazık ki ülkede çok büyük bir kandırmaca var; tuhaf şeyler gündem oluyor ve sürü gibi peşinden koşturuyoruz.

Dünyanın sayılı ekonomilerinden biri olan ülkemizde bu derece bir sefalet varsa, belli bir kesim dışında Ramazan pidesi alamayan, torununa harçlık veremeyen, etin kokusuna hasret kalanlar varsa; ciddi ciddi ülkenin iyi yönetilmediğini konuşmaktan başka hiçbir şey konuşmamamız en mantıklısı olacaktır. 

Geçmiş bayramınız kutlu, şeker ikram

edenleriniz çok olsun.